18 Temmuz 2026

Üç Arkadaş Yola Çıkmış

Üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalır.

Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni'dir ve Ermeni olan aynı zamanda papazdır.

Hava çok sıcak, bir süre sonra yolda susarlar, etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. ”İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye bir bağa girerler.

Bağın sahibi heybetli bir Türk’tür ama onu göremezler.

“Kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlarlar ki, bağın sahibi ortaya çıkar. Ne görsün, üç kişi üzümlerini yemekte.

Çok sinirlenir, ama bir yandan da üç kişiyle birden başa çıkamayacağını düşünür.

Birine bakar, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli.

Diğerine bakar, konuşmasından Kürt olduğu belli.

Üçüncüsü de Türk.

Döner Ermeni’ye,

“Bak bu adam Türk, yesin malımı.

Benim kanımdandır.

Helali hoş olsun.

Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir.

Sen niye yiyorsun benim üzümü mü?” der.

Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gider ve hiç karışmazlar

Bağcı, papazı bir güzel döver. Ta ki yerde kıpırdayacak hal bırakmayıncaya kadar…

Biraz sonra bağcı, Kürt’e döner…

“Müslümansın da niye sahipsiz sandığın bağa giriyorsun.

Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun,

Çünkü o Türk’tür. Kardeşimdir,” diyerek bir güzel onu da döver ve yere uzatır…

Bu durum da Türk’ün hoşuna gitmiş, keyifle olan biteni seyretmiştir.

İri yarı bağcı işi bitince Türk’e döner ve “Tamam anladık Türk’sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama başkasının bağına girilir mi?” diyerek başlar ona da vurmaya,

Yere yuvarlanan Türk, dayak yerken çaresizce Kürt’e döner ve kulağına …

“Biz” der, “papazı dövdürmeyecektik.”

*****

Sarı öküzün hikayesi gibi değil mi?

Papaz Tevrat Öğrenmek İster

Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettigi Haham'a "Bana Tevrat'ı öğretmeninizi isterim" der...

Haham, olmaz der, "Sen Yahudi doğmadın, kafan Yahudi gibi çalışmaz. Tevratın kelamını anlaman mümkün değil..."

Papaz ısrar eder, Haham razı olur, ama bir koşulu vardır: soracağım soruya doğru yanıt verebilirsen, öğretirim"... 

Papaz, "Kabul" diye yanıtlar. "Sor bakalım!"

Haham:

"İki adam bir bacanın içine düşerler. Biri kirli, öteki tertemiz çıkar. Hangisi yıkanır?"

Papaz, "Bundan kolay ne var?" diye atılır. "Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz."

Haham içini çeker, "Sana Tevrat'ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim! Doğrusu tam tersi. Temiz kalan adam ötekinin kirlendiğini görünce, kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır. Kirlenen adam ise karşısındakini temiz gördüğü için kendisini de temiz sanıp yıkanmaya gerek duymaz."

Papaz, kafasını kaşır. "Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın?"

Haham aynı soruyu yeniden sorar: "İki adam bir bacanın içine düşerler. Biri kirli, öteki temiz çıkar. Hangisi yıkanır?"

Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emin, "Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce kendisinin de kirlendiğini sanıp, yıkanır. Kirlenen, ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz!"

Haham, başını sallar. "Yine yanıldın! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendiğini görünce, gider yıkanır."

Papaz itiraz eder: "Ayna nereden çıktı? Bana ayna var demedin ki..."

Haham, parmağını sallar: "Seni uyardım, bu kafayla Tevrat'ın kelamını kavrayamazsın. Tevrat'ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin."

"Peki, peki" diye inler Papaz. "İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor!"

"Son kez soruyorum" der, Haham: "İki adam, bir bacadan içeri düşerler. Biri temiz, öteki kirli çıkar. Hangisi gidip yıkanır?"

Papaz, "Artık her olasılığı biliyorum" deyip, bir solukta sıralar: "Eğer ayna yoksa, temiz kalan ötekini kirli görüp kendisinin de kirlendiğini düşünerek gider yıkanır. Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek, yıkanmaz. Eğer ayna varsa, temiz kalan aynaya bakıp temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirini gördüğü için yıkanır!"

Haham başını sallayıp, cık cık yapar: "Hayır, sana söylemiştim, kafan Yahudi kafası değil, Tevrat'a basmaz! Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?"

Bu yollarda beraber yürüyüp beraber ıslandıklarınız kirlendi ama siz temiz kaldınız, öyle mi? 

03 Temmuz 2026

Kötülere Ses Veren Davul

Bir zamanlar bir hükümdar, insanların neden kolayca sahtekârlara ve kendini olduğundan farklı gösteren kişilere inandığını merak etti.


Bu sorunun cevabını bulmak için büyük bir meydanın ortasına devasa bir davul yerleştirdi. Ardından halka şu duyuruyu yaptı:


“Bu sıradan bir davul değil. Suç işlemiş veya gizlediği bir şey olan biri önünden geçtiğinde kendiliğinden ses çıkaracaktır.”


Bu haber kısa sürede bütün şehre yayıldı.


İnsanlar davulun yanına yaklaşmaya korkuyor, önünden geçerken tedirgin oluyor, hatta mümkünse başka yolları tercih ediyordu.


Fakat kimsenin bilmediği bir gerçek vardı:


Davul tamamen boştu. İçinde hiçbir mekanizma, hiçbir sır, hiçbir büyü yoktu.


Günler geçtikçe hükümdar ilginç bir şey fark etti. En çok korkanlar, içlerinde bir suçluluk duygusu taşıyanlardı. Sürekli endişeleniyor, “Ya davul beni ele verirse?” diye düşünüyorlardı.


Vicdanı rahat olanlar ise davulun önünden hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyordu.


Bunun üzerine hükümdar şöyle dedi :


“Bu davul hiç kimsenin sırrını ortaya çıkarmadı. İnsanları ele veren şey, kendi kalplerinde taşıdıkları korkuydu.”

11 Haziran 2026

Atlar Nallanırken, Kurbağa Ayağını Uzatmış

Vaktin birinde bir Padişah’a çok güzel bir tavus kuşu hediye etmişler. Demişler ki efendim bu tavus kuşunun eşi benzeri dünyada yok, çok cins bir hayvandır. Şöyle meziyeti var, böyle meziyeti var. Öve öve bitirememişler kuşu. Neyse Padişah hediyeyi kabul eder. Vezirine; 

-Nasıl buldun bakalım tavus kuşumu?

Vezir, 'bu tavus kuşunun bir kusuru var efendim' deyince Padişah hiddetlenir: 

-Nedir bakalım benim eşi benzeri olmayan tavus kuşumun kusuru?

Vezir: 

Efendim önce siz bunu size hediye edene sorun sonra söyleyeyim. deyince Padişah çok merak etmiş. Tavus kuşunu hediye edeni çağırtıp kuşun kusurunu sormuş. İlk önce kuşun hiçbir kusuru olmadığını söyleyen adam, kellesinin Padişah tarafından alınacağını anlayınca gerçeği itiraf etmiş: 

-Efendim bu tavus kuşu yumurtadayken anası öldü, biz de onu bir Kaz'a kuluçkaya yatırdık ama bu onun zarafeti ve güzelliğini gölgelemez.

Adamı yollayan Padişah, veziri çağırtır ve tavus kuşundaki kusurun ne olduğunu ve bunu nereden anladığını sorar. 

Vezir: Efendim tavus kuşu alımlı hayvandır kasılır yürür. Suyu bile iki saatte içer çalım satmaktan. Ama bu tavus kuşu, su içerken kaz gibi boynunu uzatıyordu.

Aferin demiş Padişah ve emir vermiş: 

-Vezirimin yemeğini bir tas artırın.

Aradan bir zaman geçtikten sonra Padişah’a muhteşem bir at hediye etmişler ki öve öve bitirememişler. Bu atı dünyada geçecek at olmadığını, şaha kalktı mı herkesi kendisine hayran bıraktığını, iki günlük mesafeyi birkaç saatte koştuğunu duyan Padişah büyük bir heyecanla hediyeyi kabul etmiş. Vezirini hemen çağırtıp muhteşem atını sormuş. Vezir beğenmediğini söyleyince padişah tekrar hiddetlenip bunda ne kusur bulduğunu sorunca Vezir daha önce olduğu gibi bunu Padişah’tan atı hediye edene sormasını ister. Tavus kuşu meselesinde haklı çıkan vezirine güvenen Padişah atı hediye edeni çağırtır. Atın sahibi de aynı tavus kuşunun sahibi gibi kellenin gideceğini anlayınca başlar anlatmaya

-Bu atın anası, babası ataları hepsi soyludur amma velâkin bu at daha tayken anası öldü bunu bir inek emzirdi. Tek kusuru bu Efendi’miz.

Padişah Vezir’in cevabını çok merak ettiği için hemen adamı huzurundan kovmuş ve veziri çağırtmış. Vezir huzura gelip cevabını vermiş:

-Padişahım soylu at üzerine sinek konduğunda öyle bir silkinir ki sinekler üzerine bir daha konmaya çekinir. Fakat bu sizin at, inekler gibi kuyruğunu sallıyor.

Padişah, veziri tekrar takdir edip ve emir veriyor: 

-Vezirimin yemeğini bir tas arttırın.

Vezirin bunları nasıl tahmin ettiği Padişah’ın aklından bir türlü çıkmamaktadır. Veziri bir gün tekrar yanına çağırtır ve sorar:

-Söyle bakalım Vezir, ben nasıl bir Padişah’ım benim asil soyum sopum hakkında ne söyleyebilirsin?

Vezir: 

-Efendim doğrusunu söylemek gerekirse siz soylu bir padişah değilsiniz. deyince, padişah yerinden kalkar ve diğer vezirlerine, bu vezirin öldürmesini söyleyecekken merakı ağır basar ve otururken neden böyle söylediğini sorar. Vezir padişahtan validesi sultan hanım’la bu konuyu konuşmasını daha sonra kendisinin cevap vereceğini söyleyince Padişah hiç beklemeden valide Sultan’a gider ve kendisinin neden asil olmadığını sorar.

Valide Sultan oğluna: 

-Oğlum sen Beysin koca ülke senin iki dudağının arasında as dediğin asılır, yaşa dediğin yaşar, sen istemezsen ülkede kuş bile uçamaz.’

Annesinin kendisini kandırmaya çalıştığını anlayan Padişah kılıcını çeker ve annesinin üzerine yürür. Valide Sultan aman diyerek oğluna yalvarır ve gerçeği anlatır:

-Oğlum, baban sürekli savaşlardaydı ve benimle çok ilgilenmiyordu. Sarayda çok yakışıklı ve kuvvetli bir aşçıbaşı vardı, senin baban odur. Bu neyi değiştirir ki oğlum sen sonuçta Padişah’sın.

Padişah kendisini bekleyen Vezir’inin yanına gelir ve anlatmasını emreder kendisinin neden soylu olmadığını. Vezir:

-Efendim Padişah dediğiniz ihsanda bulunurken kese kese altın verir, gümüş verir fakat siz her defasında bir tas yemek veriyorsunuz. O yüzden sizde Padişahlık kumaşı yok... 

22 Nisan 2025

İpe Un Sermek

 

Vakti zamanında Anadolu’nun bir köyünde tembelliğiyle nam salmış bir adam yaşarmış. Bu adam, ne zaman bir iş verilse türlü bahanelerle o işi yapmaktan kaçar, ama bunu da pek belli etmeden ustalıkla yaparmış. Komşularının tarlasında çalışmaz, odun kesmez ama hep bir işle meşgul görünürmüş.

Bir gün köyde büyük bir düğün olacakmış. Herkes imece usulüyle düğün için çalışırken, bu adam da yardım etmesi için çağrılmış. "Ben de elimden geleni yaparım" demiş. Sabah erken saatte görünmüş, elinde bir ip ve un torbası varmış. Herkes merakla ne yapacağını beklerken başlamış yere ip serip üstüne azar azar un dökmeye.

Görenler şaşkınlıkla sormuş:

"Yahu ne yapıyorsun sen?"

Adam son derece ciddi bir şekilde cevaplamış:

"İpe un seriyorum, sonra da kurutacağım. Gerekirse düğün için kullanırız."

Tabii bu iş ne mantıklıymış ne de faydalı. Ama adam bu şekilde tüm gün oyalanmış, kimse de ona tembel diyememiş çünkü görünüşte bir işle uğraşıyormuş.

O günden sonra bir işi yapıyormuş gibi görünüp aslında oyalananlara "ipe un seriyor" denmeye başlanmış.

09 Mart 2025

Hiç Kimse Görmek İstemeyen Biri Kadar Kör Olamaz!

 

Yatırıldığı akıl hastanesinde ölü olduğuna inanan, bu nedenle de yemek yemeyen ve hiçbir yaşamsal faaliyete katılmayan bir akıl hastası, tüm uzman psikiyatristlerce girişilen her çabaya rağmen ölü olmadığı konusunda bir türlü ikna edilememiş.

Hastanın bu kararından vazgeçmeyeceğini anlayan ve tedavisini üstlenen psikiyatristlerden biri, sonunda hastaya ölülerin kanayıp kanamayacağına dair bir soru yöneltir. Hasta "tabii ki kanamaz, çünkü ölülerin tüm hayat fonksiyonları durmuştur" der.

Bunun üzerine psikiyatrist küçük bir iğne alıp hastanın parmağına batırır. Bir müddet şaşkınlıkla parmağına bakan ve kanadığını gören hastanın tepkisi ilginçtir. 

"Lanet olsun! Ölüler de kanarmış."

İbni Sina’nın dediği gibi: "Hiç kimse görmek istemeyen biri kadar kör olamaz."

30 Kasım 2024

Başka Açıdan Bakmak

 


Sokrates diyor ki:

Ben gençken erken kalkmaktan hoşlanmazdım ve annem bu davranışımdan nefret ederdi. Çünkü bir gün beni zengin bir tüccar olarak görmeyi hayal etmişti.

Ve bir gün annem benimle öğretmeni görmeye geldi. Aralarında bir anlaşma yaptılar.

Ben de:

-Öğretmen erken kalkmanın faydalarını bana anlatsın, dedim.

• Öğretmen: 

-Sokrates, sana harika bir hikaye anlatacağım ve sen de bana bundan ne çıkardığını anlat. Tamam mı?

Sokrates: 

-Peki.

• Öğretmen: 

-İki kuş varmış, biri erken uyanıp böcek yiyip yavrularını beslemiş. Diğeri geç uyanıp yiyecek bir şey bulamamış... Hikayeden ne anladın Sokrates?!

Sokrates:

-Erken kalkan böcekler, kuşlar tarafından yenir!...😊

Üç Arkadaş Yola Çıkmış

Üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalır. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni'dir ve Ermeni olan aynı zamand...